![]()
MÜSLÜM SÜMBÜL RÖPORTAJI
“BENİM ADIM DERTLİ DOLAP”
TÜRKÜ DÜNYASINDA 80 YILLIK DEVR-İ ÂLEM
Sivas, Türkiye’nin “âşıklar yatağı” olarak bilinen güzide bir şehridir. Sivas’ın 16 ilçesinin içinde en çok âşıkları olan Şarkışla, Divriği ve Kangal ilçeleri gelmektedir. Müslüm Sümbül, Kangal ilçesinde usta-çırak ilişkisiyle yetişmiş, yöresel saz çalma tavrını ve söyleme biçimini günümüze taşınmasına çok büyük katkıları olmuştur. Sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Benim Adım Dertli Dolap” ile yine sözleri Ali Turabî Dedebaba’ya ait olan “Gönül Gel Gidelim Aşk Ellerine” gibi birçok eserleri TRT repertuarına kazandırdı. 80 yıllık yaşamının içine 45 plak, 12 kaset çıkardı. Yurt içinde birçok il, ilçelerimizde ve yurt dışında da Bulgaristan, Yugoslavya, Avusturya, Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa, Türkmenistan ve Azerbaycan gibi ülkelerde konserler verdi. Kangal ilçemizin yaşayan ozanların içindeki son temsilcilerinden Müslüm Sümbül ile İstanbul, Büyükçekmece ilçesinin Mimaroba’daki evininde bir röportaj gerçekleştirdik.
– Sizleri tanıyabilir miyiz?
– Yaşlılar hep bana “Atatürk öldüğünde sen altı aylıktın” derlerdi, demek ki 1938 doğumluyum. Ama nüfusa göre 1940 doğumluyum. Doğum tarihimin 1938 olduğu doğru, çünkü İkinci Dünya Savaşının olduğu günleri, bu günkü gibi çok net olarak hatırlıyorum. Kısacası bugün 80 yaşındayım. Kangal ilçesinin Kavak nahiyesinde doğdum.
– Yaşamınızdan biraz bahseder misiniz?
– Babam çobandı, öküzümüz, koyunlarımız, ineklerimiz vardı. Biz üçü kız, beşi erkek sekiz kardeşiz. Ben erkek kardeşlerimin en büyüğü olduğum için 11 yaşımda çift sürüyordum. Bir gün Hüseyin Güldalı adındaki arkadaşım Ankara’dan köye izinli olarak gelmişti. O an şöyle düşündüm. “Adam Ankara’ya gitmiş, eli yüzü düzgün, biz ise dağda, bayırda onun bunun peşinde koşuyorum. Ben de Ankara’ya gideyim.” Ama anama, babama söylesem asla beni göndermezler. Burada malımız, davarımız var, derler.
Sabah erkenden kalktım, kimseye söylemeden evden çıktım. Karar verdim Ankara’ya gideceğim ama bende hiç para yok. Komşu köyümüzde gelin olan Bedir ablamdan yol parası almak için yola koyuldum. Mart ayı, karlar yeni eriyor, yolumun üzerindeki çaydan coşkun sel akıyor. Karşıya geçmek için nispeten daha sığ bir yer buldum. Elbisemi komple çıkardım, ellerimle başımın üzerinde tutarak karşıya geçmeye çalıştım. Bir ara az kalsın su beni götürüyordu. Neyse zar zor karşıya geçtim, elbisemi giyindim ve yola devam ettim. Köyde ablam beni bu hâlde görünce telaşlandı, ben de “Babam beni Ankara’ya gönderiyor.” dedim. Ablamdan yol parası istedim, sonradan öğrendim ki, ablam benim evden kaçtığımı anlamış ve param yok dedi. Ben tekrar köyün karşısındaki Bozarmut tren istasyonuna gitmek için yola çıktım. Fakat aynı çayı tekrar geçmem lazım. Yine elbiselerimi çıkararak aynı şekilde zor bela karşıya geçtim. İstasyona vardığımda trende yeni geliyordu. Trene bindim ama biletim yok. Kondüktör gelince hemen tuvalete saklandım. O gidince hemen bu trene bineceğini bildiğim yengemi aramaya başladım. Bir kompartımanda yengemi buldum. Yengemden bilet parası istedim, o da evden kaçmama sebep olurum düşüncesiyle para vermek istemedi. Diğer yolcuların ısrarı üzerine bana 20 lira verdi. Hemen 18,5 lirasına biletimi aldım, elimde de 1.5 lira kaldı. Artık keyfime diyecek yoktu.
Trenle Ankara’ya vardık. Mamak istasyonunda indik. Amcamın evine doğru yola çıktık. Yolca çatılı evleri görünce çok sevindim. Amcam beni görünce çok sevindi, bana sarılıp ağlamaya başladı. Beni öptü, kokladı “Aynı köyün kokusu geliyor.” dedi. Ben amcamla daha hâl hatır etmeden çalışmak istediğimi söyledim. Ertesi gün amcamın oğlu İbrahim ile birlikte Kızılay’a gittik, ben yüksek binalara hayranlıkla bakıyorum.
Konya sokakta bir çay ocağında çalışmaya başladım. Çevre esnaflara, adliyeye çay ve limonata servisi yapıyordum. Bir ay olmadan bacaklarımda bir kaşıntı oldu. Çalışırken arada bir duruyor kanatırcasına kaşıyordum. Birisi beni bu hâlde gördü ve kartını verdi, yarın sabah hastaneye bekliyorum, dedi. Ertesi sabah hastaneye gittim. Doktor beni muayene etti, ilaç ve merhemler verdi. Devamlı ayakta durmaktan kaynaklanan bu hastalığımdan, bir hafta hiç yerimden kalkmadan ve bu ilaçlardan kullanarak iyi oldum. O işten çıkarak bir başka işe girdim, bir müddet çalıştıktan sonra askere gittim. Askerlik dönüşü de Ziraat Bankası’nda memur olarak işe başladım.
– Sazla ilk tanışmanız, müziğe başlamanız nasıl oldu?
– Çocukluğumda evde asılı bir saz vardı. Bağlama ile curanın arası bir boyda, bir tarafı kırık, üç-dört tane teli olan bir sazdı. Bu sazı Mamaşlı kirvem Âşık Suzanî’nin benim çalmam için hediye ettiğini babam söylemişti. İlk saz çalmaya bununla başladım. Herkes gibi “Gelin Ayşe” türküsünü öğrendim ve de arkası devam etti.
Köylümüz Esiri Şimşek, eli işlek birisiydi. Kendisine bir saz yapmıştı, elime aldım ve çalmaya başladım, çok mükemmel bir sazdı. Garip amcamın eşi Elif yengem, Esiri’ye “Sen bir daha yaparsın, bu sazı Müslüm’e ver” dedi. O da sağ olsun hiç ikilemeden bana verdi. Bu sazla uzun bir süre çaldım ve kendimi bir hayli geliştirdim.
Bizim Garip Musa Ocağı’ndan dedemiz Kangal Dışlıklı Ahmet Başer, her kış cem yapmak için köyümüze gelirdi. Onun sazını taşımak benim için çok büyük bir ayrıcalıktı. Ben, Ahmet Başer’in çaldıklarını can kulağıyla dinliyor ve aynısını çalıyordum. Ayrıca ahırda, samanlıkta, tarlada, çifte giderken onun çaldıklarını ağzımdan mırıldanıyordum.
Ahmet Başer, çok titiz ve asabî birisiydi. Birisi yanlış perdeye basınca çok sinirlenir “Bırak şunu, ben öyle mi çalıyorum.” derdi. Onun yanında saz çalmak, ondan bir şey öğrenmek mümkün değildi. Rüştiye mezunu olduğu için notada bilirdi. Çok saygı duyduğum 1970’de Hakk’a yürüyen üstadım Âşık Ahmet Başer’in bir şiirini de burada dile getirmeden geçemeyeceğim.
Ey Rabbim
Ey Rabbim akıl ermez sırrına
Dağlar ovalara ulanır gider
Kâinat üstünde gökçe bir çadır
Güneşi altında dolanır gider
Deryaları sermiş yerin yüzüne
Tükenmez ziynetin bu bir hazine
Çeşme yapmış ulu dağlar gözüne
Coşar ırmakların bulanır gider
Yıldızların ziynet verir semaya
Düşün Yaradan’ın nazar kıl aya
Hacer’ül Esved sade bir kaya
Görünce gözyaşlarım sulanır gider
Varlığını Başer getirdin dile
Kul olan emeğini vermesin yele
Nice hükümdarlar yaptırdı kale
Sonu bir top beze belenir gider.
– İlk kez profesyonel müziğe ne zaman ve nasıl başladınız?
– 1966 yılında TRT’de bir sınav açıldığını duydum. Herkes o sınava kayıt oluyor. Önceleri Ankara Dikmen’de bir dost meclisinde rahmetli Nida Tüfekçi’ye saz çalıp söylemiştim. O da çalıp söylememi çok beğendi ve TRT’de bir sınav açılacağını, şansımı denememi söyledi. Ben de kendisine devlet memuru olduğumu dedim ama yine de ısrarla sınava girmemi istedi. Bundan cesaret alarak sınava kaydımı yaptırdım. 600-700 kişi sınava kayıt yaptırmış, elemeler yapılıyor. Sıra bana geldi, Ahmet Başer hocamdan sözleri Sümmanî’ye ait olan “Ben Razı Değilim Hicrana Gama”, yine sözleri Yunus Emre’nin “Benim Adım Dertli Dolap” ve Ali İzzet Özkan’dan “Şu Sazıma Bir Düzen Ver” türkülerini çalıp söyledim. Benden öncekileri bir çalıp hemen gönderiyorlar, bana da “Bir daha çal, bir daha çal” diyorlar.
Emin Aldemir, bana “Kangallı Ahmet Başer’i tanır mısın?” dedi. Ben de “Benim ustamdır” dedim. O da “Ben, size demedim mi, aynı perdeye basışlar, aynı çalma tekniği.” dedi. Nota bilip bilmediğimi, çalışıp çalışmadığımı sordular. Ben de nota bilmediğimi, bankada çalıştığımı, evli olup çocuklarımın olduğunu söyledim. Osman Özdenkçi, “Yatın saat 14.00’de gelebilir misin? diye sordu. Bende ertesi gün aynı saatte tekrar gittim. Adını sonradan öğrendiğim Türk sanat müziği hocası Muzaffer İlkar’a beni dinlemememi istediler. Birlikte stüdyoya girdik. Osman Özdenkçi, bana dünkü çaldıklarımı tekrar çalmamı söyledi. Muzaffer İlkar, beni dinledikten sonra “Vallahi bu çocukta Anadolu’nun sazı ve sesi var, bağlama çalmasına da hâkim. Sizin yerinizde olsam bunu TRT’ye kazandırırım.” dedi. Osman Özdenkçi, “Ama hocam, nota bilmiyor, bir kamu kuruluşunda çalışıyor, üstelikte evli barklı.” dedi. Muzaffer İlkar, tekrar “Ben sizin yerinizde olsam mahallî sanatçı olarak alırım. O da işine devam eder, arada bir gelir bant kayıt yapar.” dedi. Osman Özdenkçi, “O zaman bir kişi daha var.” dedi. Muzaffer Hoca kim olduğunu sorunca, Neşet Ertaş, dedi. “O zaman bunun ikisini de alın.” dedi.
O gün bana bant kayıt günü verdiler. Haftaya çarşamba günü geleceksin, dediler. Ama ben işyerimde kimseye söylemeden o gün stüdyoya girdim. Sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Benim Adım Dertli Dolap”, Âşık Ali İzzet’in “Şu Sazıma Bir Düzen Ver” ve “Başı Pare Pare Dumanlı Dağlar” türkülerini çaldım okudum. Kayıt biter bitmez ne zaman yayınlanacağını sordum. Onlar da “Dur bakalım, önce bir denetinden geçsin de” dediler.
Heyecan dorukta, bu işlere bakan Yunus Karaca adında bir arkadaşım var, ona sordum. O da “Önümüzdeki Çarşamba akşamı 22.30’da üç türkün yayınlanacak.” dedi. O gün geldi, sabah erkenden gazete bayine koştum. Televizyonda yayınlanacak programları yazarlardı. Hürriyet veya Günaydın gazetesinde okudum ki “Saat 22.30’da mahallî sanatçı Müslüm Sümbül’den türküler” Müthiş sevindim, ama bir taraftan da işyerimin tepkisini merak ediyorum. Şefimiz Sami Bey’e gazeteyi gösterdim, inanmadı “isim benzerliği” dedi. Bende “Akşam radyoda yayınlanınca inanırsın.” dedim.
Akşam Tuzluçayır’daki gecekondumuza geldim, çoluk, çocuk, komşular radyonun başına toplandık. Radyoyu açtık Batı müziği çalıyor, gıygıy da gıygıy hiç bitmiyor. Heyecanla bekliyoruz, nihayet bitti, gonk vurdu “Sayın dinleyiciler, şimdi mahallî sanatçı Müslüm Sümbül’den türküler dinleyeceksiniz.” dedi ben havaya fırlamışım. İşte sanat hayatım burada başladı.
O zamanlar paket yayın yapılıyordu, bir anda Neşet Ertaş’la benim ismim patladı. Sabah, akşam, gece hep bizim türkülerimiz çalınıyor. Ankara, İstanbul, İzmir, Çukurova ve Erzurum radyolarında yayınlanıyor. İşte meşhur oldun gitti. Kaderin nerede başlayıp nerede biteceği belli değil. Ne oldum değil ne olacağım, demeli.
– Muzaffer Sazısözen ile tanışmanızdan bahseder misiniz?
– Üstadım Âşık Ahmet Başer, 1958 yılında Ankara’ya gelmişti. O yıllar Ankara’ya geldiğinde radyoda programlar yapardı. Tuzluçayır da evimize konuk olmuştu, beni Muzaffer Sarısözen ile tanıştırmak istediğini söyledi. Ertesi gün birlikte TRT’ye gittik. Muzaffer Sarısözen daha gelmedi, dediler. Biraz sonra Hoca içeri girdi, ince, zayıf, yumuşak konuşan bir insandı. Bizi görünce “Âşık, hoş geldin, gelin yukarı çıkalım” dedi. Birlikte büyük stüdyoya girdik, halk müziği korosu halka şeklinde oturmuş Hoca’yı bekliyorlardı. Emin Aldemir, Necla Erol, Aliye Akkılıç, Mustafa Geceyatmaz, Ahmet Gazi Ayhan’a beni tanıştırdılar. Ahmet Başer de beni tanıştırarak “benim çırağım” dedi.
Muzaffer Sarısözen, beni Ahmet Başer’in yanında görünce “Ne güzel işte, usta-çırak ilişkisi böyle olur. Çırağı ustasının sazını taşıyor, yanında beraberce geziyorlar, inşallah senin gibi bağlama çalıyordur.” dedi. Muzaffer Sarısözen saatine baktı “Âşık, yayına girmeye sadece 15 dakikamız var, sazınla bizi bir Anadolu’yu gezdir.” dedi. Ben, sazını kılıfından çıkardım, Ustama verirken saza bir niyaz ettim yani öptüm ve eline verdim. O anda herkes birbirinin yüzüne baktı. Muzaffer Sarısözen “Bakın çocuklar, usta-çırak ilişkisi işte böyle, ayrıca ustasına karşı şu saygısını görüyor musunuz? Bu sazı bir odun gibide eline verebilirdi, ama öperek verdi. Bu çocuk geleceğin büyük bir sanatçısı olacak.” dedi.
Ahmet Başer, sazı aldı eline başladı çalmaya, Ahmet Gazi Ayhan, sazına dayandı adeta kendinden geçti. Muzaffer Sarısözen biraz sonra tekrar saatine baktı “Vakit geldi, çocuklar hazır mıyız?” deyince Ahmet Gazi Ayhan da “Hocam, morfin yemiş gibi olduk, şimdi ne çalacağız?” dedi.
Stüdyoda Ahmet Başer çalacak bende söyleyeceğim. Sözleri Noksanî Baba’ya ait olan deyişi okuyacağım. Ama ben öyle heyecanlıyım ki girişleri yapamıyorum. Muzaffer Sarısözen “Aman bir sakatlık çıkarmayalım, antenden çıkışı var, dönüşü yok. Ama bu çocuk sazının akordunu yapacak bir gün burada söyleyecek. “ dedi.
Program bitti, Ahmet Başer’in sazı elden ele dolaştı. Sazın tekne kısmının kenarı motifli hakiki sedefle işlenmiş, baklava dilimli şeklinde bir fileto bir sedef pırlanta gibi parlıyor. Sazın kolu erik ağacından yapılmış, yine ortasında baklava dilimli sedef işlenmiş, karar perdelerinin olduğu yerde nokta şeklinde altın var. Sapının ucunda da “ Âşık Ahmet Başar” yazılı, en ucunda da gümüşten yapılmış bir püskül sallanıyor.
Stüdyodaki sanatçılar “Adam köyden gelmiş, bir elindeki saza bak, birde bizim elimizdeki saza bak.” dediler. Hemen sordular “Hocam, bu sazı kime yaptırdın?” Ahmet Başer de “Ben yaptım, sazın çanağının kabasını Divriği Ödekli Mahmut Dayı ile birlikte yaptık. İnce işlerini de ben yaptım.” dedi.
– Son çıkan çalışmamızda Âşık Veysel ile olan bir görüşmenizi yazmıştık, bizlere bunlardan bahseder misiniz?
-Âşık Veysel ile zaman zaman 1966-1967’li yıllarda TRT’de karşılaşıyorduk. Ben saz çaldıktan sonra “Sen Dışlıklı Ahmet Başer’in perdesinden çalıyorsun.” dedi. Bende ustamdı deyince “Ustanı çok beğenirim, sesi pekiyi değil, ama sazına diyecek yok.” demişti.
Ankara Kapalı Spor Salonu’nda bir konser öncesi kuliste sohbet ederken Âşık Veysel’e sormuştum “Veysel Baba, Erzurum’da, Konya’da âşıklar birbirleriyle irticalen atışma yapıyorlar; sen bu yarışmalara neden katılmıyorsun?” Âşık Veysel de bir an düşündü, elini anlına koyarak “Boğaz kırk boğumdur, derler. Onun için düşünülmeden söylenen sözün kıymeti olmaz. Düşünülerek söylenen söz daima kalıcıdır.” demişti.
Âşığın son zamanlarıydı, Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi’nde yattığını duydum. Bulaklı Fethi Karadeniz ile bir çiçek yaptırarak ziyaretine gittik. Beni hemen sesimden tanıdı “Hoş geldin Müslüm’üm” dedi. Yatakta sırtüstü yatıyordu, burnunda da oksijen hortumu takılıydı. Hâl hatır sordum “İyiyim demek âdet olmuş, iyi adamın hastanede ne işi var. Her yokuşun bir inişi var. Bizde inişin sonundayız.” dedi.
– Siyah-beyaz fotoğraflarınıza bakarken Hacı Taşan ve Neşet Ertaş ile çekilmiş bir fotoğrafınızı gördüm. Neşet Ertaş ile birlikte yaşadığınız anılarınızı bizlerle paylaşabilir misiniz?
– 1997 ya da 1998 yılları olsa gerek TRT-INT kanalında Ozanların Dilinden adlı programı sunuyorum. Akşam eve geldiğimde Almanya’dan Neşet Ertaş’ın beni aradığını söylediler. Hemen telefon açtım, Neşet Ertaş “Ya ağam, gurbanın oluyum, Kanal 7 ile atv alt yazıyla geçmiş ‘Neşet ölmüş’ diye. Ben ekmağımdan oldum. Ben senin programına gelecem.” dedi. Bende memnun olacağımı söyledim. Zaten o dönemde Neşet hastaydı. Abisi tedavi için Almanya’ya götürmüştü. Hatta ben de kendisini Almanya’da ziyaret etmiştim.
Bana bir gün sonra telefon açtı, biletini aldığını ve yarın uçakla geleceğini söyledi. Bende ertesi gün Esenboğa havaalanına gittim. Gece Köln’den saat bir uçağının yanına bir tanıdığımın vasıtasıyla gittim. Tüm yolcular indi bizim Neşet yok, tam dönüyordum ki Neşet arkamdan seslendi “Ağam uyumuşsum, hostes uyandırdı.” Birlikte eve geldik. Evde adım atacak yer yok, bizim apartmandaki ve mahalledeki tüm Kırşehirliler haber alınca eve dolmuşlar. Neşet daha oturur oturmaz “Ağam, hele şu sazımı bir ver de hemşerilerime bir çığırıyım.” dedi. Saat sabahın dördü oldu kimsenin gitmeye hiç niyeti yok. Hemşerilerinin özlemi var. Yarın program yapacağız, misafirleri zorla gönderdim.
Sabah kalktık kahvaltı sonrası evden çıkarken Neşet “Gelmişken Hüseyin Çırakman’ı da görelim.” dedi. Öğleden sonra TRT’ye gittik. Stüdyo şefi Neşet’i görünce şok oldu, defalarca kendisini çağırmalarına rağmen gelmeyince kızarak “Seni kim çağırdı?” deyince Neşet de “Aha bu adam için geldim.” dedi. Stüdyoya girdik, ben kameramana “İşte bağlama işte Neşet Ertaş diyene kadar göstermeyeceksin” dedim.
Yıllardır özlemini çektiğimiz, sazıyla, sözüyle, özüyle, mızrabının sesi hâlâ kulaklarımızdan gitmeyen bu insan nerede kaldı? Acaba öldü mü diye merak ettiğin, diye uzunca konuştum. İşte bağlama, işte Neşet Ertaş, dedim kameraman hemen Neşet’i gösterdi. Ben tekrar devam ettim, herkes gibi bende merak ediyorum. Halkımız sizi unutmadı, sizde bizleri unutmadınız, niçin gittiniz, neden gelmediniz, diye sordum. Neşet de “Ağam, ben rahatsızdım, tedaviye gittim. Tabiî ki memleketin özlemi benimde burnumdaydı. Aha bu adamı göz göre göre öldürdünüz, benimle istişareye geçtiniz mi, benim cenazemi gördünüz mü? dedi. Bende, halkımız sizi ekranların başında özlemle bekliyor, dedim. Yarım saat olan programı bir saate çıkardık.
Akşam evde Hüseyin Çırakman ve Neşet ile birlikte geç bir vakte kadar oturduk, sohbet ettik, çaldık söyledik. Vakit geçmişti, haydin yatalım, dedim. Neşet de “Ağam gurbanın oluyum, ölünce zaten hep yatacığıh.” dedi.
– Devamlı usta malı türküler mi okudunuz?
– Saz çalmaya ve söylemeye başladığım ilk günlerde ustam Âşık Ahmet Başer’in ve Mamaşlı Âşık Suzanî’nin türkülerini çaldım ve söyledim. Zamanla yaş ve tercübe artınca sözleri kendime ait olan besteler yaptım. Bunları televizyonda, plaklarda ve konserlerde icra ettim, halkımız tarafından da çok beğenildi.
– Yeni yetişen ozanlarımızı nasıl buluyorsunuz?
– Zaman çok hızla değişiyor. Eskiden siyah bez kılıf içinde sazlarımızı taşıyınca bizlere “çalgıcı” derlerdi. Arif Sağ, Musa Eroğlu, Erdal Erzincan, Erol Parlak gibi ustalar gelince halkımızın bağlamaya bakışı da değişti. Bugün üniversitelerimizde, Konservatuarlarımızda kızlarımız sazlarını rahatlıkla taşıyabiliyorlar. Yeni yetişen ozanlarımızda bu kültür içinde gerek nota gerekse müzik bilgisi yönünden bir hayli bilgililer. Yeni beste ve derlemelerini de bu donanımlı bilgiler çerçevesinde başarılı eserler üretiyorlar. Bu gelişmeler de beni çok mutlu kılıyor.
– Bizlere böyle bir zevkli ve bilgilendirici röportaj imkânı sağladığınız için şahsım ve Hayat Ağacı dergisi adına çok teşekkür ederim.
– Asıl ben sizlere çok teşekkür ederim. Benim için de çok zevkli bir sohbet oldu. Sizlerin sayesinde eski günlerimizi tekrar yâd etmiş olduk. Hayat Ağacı okurlarına da saygı ve sevgilerimi iletir, güzel günler, mutlu yarınlar temenni ederim.