KANGAL FIKRALARI

KANGAL FIKRALARI

Kangal fıkraları üzerine birkaç söz söylemeden önce, fıkralar hakkında kısa bilgiler sunarak, konumuza açıklık getireceği düşüncesindeyiz.

Fıkralar, Türk edebiyatında sözlü anlatım çeşitleri içinde en önemli ve en yaygın bir yere sahiptir. Fıkra, temelinde az çok mizah, nükte, hiciv hatta tenkit unsuru taşıyan, günlük olaylardan hareketle hisse kapmayı hedef alan sözlü, kısa, mensur hikâyedir. Gerek kültür gerekse edebiyat açısından zengin bir hazine hüviyetinde olan fıkralar hemen her konuda olabilir. Fıkralar, başlangıç, gelişme ve sonuç bölümünden oluşur. Sonuç bölümünde mutlaka bir hisse vardır. Fıkraların dili anlaşılır, açık ve sadedir. Genellikle fıkraların bir kahramanı vardır. Kahramanı olmayanlar da vardır. Aynı fıkralar bir başka şahıs içinde anlatılabilir. Zamana ve mekâna bağlı kalmadan anlatılan fıkralar toplantılarda; konuşmalara canlılık, zenginlik katmak, ileri sürülen fikri desteklemek amacına yöneliktir.(6) Fıkralar, güldürmekten çok düşündürmeye ve ders vermeye, bu yolla insanları eğiterek davranışlarında değişiklik yaratmaya yöneliktir.(7)

Fıkralar, sözlü kültür ürünlerinden olduğu için, en iyi şekilde anlatılarak ifade edilir. Fıkrayı anlatanın; fıkradaki gerçek kişilerin ses tonu ve mimikleriyle anlatması, ona tekrar yaşanıyor gibi bir lezzet katar. Aynı fıkrayı defalarca dinlemiş olsak dahi, ilk defa dinliyoruz gibi zevk alırız. Oysaki yazılı fıkrayı bir kez okumakla yetiniriz.

Bunun içindir ki yazılı fıkra, okunduğunda aynı lezzeti vermesini beklemek çok doğru olmaz. Çünkü fıkrayı okuyanların onu algılama ve yorumlama biçimi farklı olacağından, beğeni de ona göre farklılaşır. Kiminin beğendiği fıkrayı, kimi beğenmeyebilir; birisinin de beğendiği fıkrayı, bir başkası beğenmeyebilir.

Tüm Anadolu fıkralarında olduğu gibi Kangal fıkralarında da hazırcevaplık, kıvrak zekâ ve ince nükte öğeler gibi öğeleri içinde barındırmaktadır. Bu yönüyle de Bektaşî ve Nasrettin Hoca fıkralarının tadını bulmak mümkündür.

Fıkralarımız diğer sözlü kültür ürünlerinde olduğu gibi, hep hafızalarda saklanarak günümüze kadar gelmiştir. Bu çalışmada, Kangal fıkralarının unutulup gitmemesi için, yazılı kaynak haline dönüştürülmesin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü derlenen fıkraların kahramanlarının bir kaçının dışında hemen hemen hiçbiri bugün hayatta değildirler. Buradan şu sonucu çıkarmak mümkündür; eğer bu fıkralar yazılmamış olsaydı, bir zaman sonra birçoğu da unutulup gidecekti. Bunun içindir ki, böyle münferit çalışmaları önemsemek gerektiğini vurgulamak isteriz.

Kangal fıkraları, yöresel özelliklerinin dışında genelde Türk halkının kültür motiflerini de içerir. Bu konuyu aynı zamanda, Türk toplumunun genel kültür yapısıyla ayrı düşünmemek gerektiği kanısındayız.

Kangal fıkraların ana malzemesi; toplumumuzun yaşamı içerisinde fazlasıyla mevcuttur. Bu ögeler ise, yaşamın zorlukları, çaresizlikleri, çarpıklıkları, sevinçleri, mutlulukları gibi konuları sıralayabiliriz. Zaten Kangal fıkralarını bu yönüyle incelediğimizde, gerek çeşitliliğini gerekse anlatım zenginliğini bir hayli görebiliriz.

Kangal fıkralarının sonunda söylenen bir cümle halk tarafından öyle benimsenmiştir ki, artık o cümle deyim hâline dönüşmüştür. Bir konuyu anlatmak için fıkralarımızdaki o deyim kullanılarak daha pratik bir anlatın yolu izlenmiştir. Bu yönüyle de fıkralarımızın günümüze kadar taşınmasında büyük bir katkısı olmuştur.

Kangal fıkralarını gerçek kişilerden ve yaşanmış olaylardan derlenmiştir. Fıkralarda ismi geçen kişilerin hepsinin de isimlerini birebir yazıldı. Özellikle ismi yazılan kişilerin ailelerine karşı titizliğimiz hassasiyetle korunarak, onların onurlarının kırılacağı hiçbir fıkraya yer verilmedi

Kangal fıkraları yaşanmış olaylardan birebir alınarak derlenmiştir. Fıkraların aktörleri çoğu kez de birlikte yaşadığı hayvanlar olmuştur. Yeri gelmiş öküzüyle, atıyla, eşeğiyle, köpeğiyle konuşmuş, dertleşmiş, bazen de onları eleştirmiştir. Çünkü yaşamının her alanında onlar vardır.

Fıkralarda mekân olarak, dağda, harmanda, tarlada, düğünde, cenazede ve yaşamın olduğu bütün alanlarda geçmiştir. Bazı fıkralarda Kangal’ın dışında başka şehirlerde de yaşanmıştır. Fakat dikkat edilirse, Kangal yaşamının izleri oralara da aynen taşınmıştır.

16 yıllık süre içinde saha araştırmalarında derlediğimiz yüzlerce Kangal fıkralarının içinden seçtiklerimizle, yüzünüzde küçük bir tebessüm yaratmayı amaçladık.

CAİZ Mİ?

Kangal ve Karabel coğrafyasının ünlü zurnacılarından Hasan Şimşek, İstanbul’dan Sivas’a dönmek için Haydarpaşa garından trene biner. Kompartımanda kendisinden başka iki yaşlı hacı ile kendi yaşlarında bir yolcu daha vardır. Ramazan ayı olduğu için genç olan yolcu, hacılara neyin caiz olup neyin olmadığını devamlı olarak sormaktadır.

Hasan Şimşek’in sohbete katılmaması hacıların dikkatini çeker ve sorarlar:

-Nerelisin?

-Sivaslıyım.

-Oruçlu musun?

-Hayır.

-Namaz kılıyor musun?

-Hayır.

-Ne iş yaparsın?

-Zurnacıyım.

Hasan Şimşek de bu fırsatı kaçırmaz ve sorar:

-Zurnacılık caiz midir?

-Senin için fark etmez; ne istersen onu çal.

 İSLAM’IN ŞARTI

Kangal Ağası Ahmet Efendi, Karanlıklı Pirzo’ya bir mecliste sorar:

-Söyle bakalım Pirzo, İslam’ın şartı kaçtır?

Pirzo, tereddütsüz cevaplar:

-Altıdır ağam.

Kangal Ağası, bu cevap karşısında merakla sorar:

-Hele Pirzo say bakalım?

Pirzo da hemen başlar saymaya:

-Savm, salat, hac, zekât ve kelime-i şahadet. Etti mi beş; altıncısı da kış günü evden dışarı çıkmamak.

Kangal Ağası bir an düşünür ve der ki:

-Pirzo, seni bu kış günü Gürün’e kervanbaşı olarak gönderecektim; ama vazgeçtim. Şimdi de sen kazandın.(3)

ORUÇ

Zerk-Çaltepe köyünden Asef Temel, işlerini görmek için Kangal’a gider. Orada işlerini bitirdikten sonra acıktığını hissederek karnını doyurur ve üzerine de karpuz yer. Bir anda Muharrem ayında ve oruçlu olduğunu hatırlar. Yaptığı işten büyük bir pişmanlık duyarak köye döner.

Dinî konularda bilgisine güvendiği Veli Arı’nın yanına giderek sorar:

-Veli Paşa, bugün oruç idim; Kangal’da karnımı doyurdum; üzerine de karpuz yedim. Acaba orucum bozulur mu?

Veli Arı da bu soruya tebessümle cevap verir:

-Geriye ne kalmış ki.

VERİRSEN VER

Zerk-Çaltepe köyünden Yusuf Güvendir, bir tarlasını öküzleriyle sadece tarlanın yüzündeki dikenleri kırarak şekilde kötü bir herk yapar; sonrada başlar tohum ekmeye.

Bunu gören köylüler bu şartlarda ekin yetişmeyeceğini bildikleri için uyararak:

-Yusuf Emmi, bu tarlaya böyle ekin ekersen ekin bitmez; sonra da emeğine çok yazık olur, derler.

Yusuf Güvendir de her yıl kışın mevsimlik işçi olarak Çukurova’ya gittiğini anımsar ve çaresiz bir tavırla başını yukarı kaldırarak Tanrı’ya serzenişte bulunarak şöyle der:

-Verirsen ver; vermezsen işte Adana orada.

ONA UYMA

Zerk-Çaltepe köyünün hocası Sevindik Erkul ile Cuma Karagöllü, henüz vasıtaların yaygın olmadığı zamanlarda, yaya olarak Hacıbektaş’a ziyarete gitmeye karar verirler. Sabah erkenden yola çıkarak Deliktaş nahiyesi Çan Kulesi’nin olduğu yerde beş altı tane Kangal köpeğinin saldırısına uğrarlar. Sevindik Hoca, kazağını çıkarıp sallayarak köpeklerden korunmaya çalışır. Bir ara Hoca’nın elindeki kazağa dişleri takılan köpeğin birisi yere düşer; diğer köpekler de yere düşen köpeğe hücum edince, kendilerini zor belâ kurtarırlar.

Bir hayli yorgun düşen ve arkadaşında kendisine yardım etmemesine çok kızan Sevindik Hoca, arkadaşına hiddetle çıkışarak:

-Neden köpeklere müdahale etmedin, der.

Cuma Karagöllü de sakin bir tavırla cevap verir:

-Anam bana önceden öğüt verdi; dedi ki “Kömüşün oğlu Sevindik çok bulaşıktır, herkesle kavga eder, sakın ola sen ona uyma” dedi.

Sevindik Hoca da daha da hiddetlenerek:

-Ula ite de mi ben bulaştım.(1)

KARIŞIKLIK

Çağlıcaören-Keçeciler köyünden Hüseyin Çınar, güz mevsiminde bir çuval buğday kelete öğütmek için Akağıl değirmenine gider. Değirmenden bir arpa un çuvalını eşeğe yükleyerek eve getirir. Eşi Hatice Çınar, hemen çuvalı açar ve yanlış un getirdiğini fark eder.

Hüseyin Çınar da arpa çuvalını değiştirmek için tekrar eşeğe yükleyerek değirmenin yolunu tutar. Değirmenciye yanlış çuval aldığını söyler ve tekrar buğday un çuvalını alarak köye döner.

Evin kapısında kendisini karşılayan eşi Hatice Çınar, Hüseyin Çınar’a iltifatını eksik etmez:

-Senin gibi işini bileni de hiç görmedim.(5)

GEL GEL

Pınargözü köyünden Mehmet Emmi, hedik sergisini beklemek için gece damda yatar. Komşuları Mehmet Emminin uykusunun ağır olduğunu bildikleri için, kendisine bir şaka yapmak isterler. Gece damda uyumasını fırsat bilen komşuları, yatağın dört bir ucundan tutarak sessizce köyün ana yolunun üzerine bırakırlar.

Sabaha karşı Kangal’a gidecek olan köyün minibüsçüsü Süleyman, yolun ortasında yatmakta olan Mehmet Emmiyi görünce devamlı korna çalar. Korna sesini duyan Mehmet Emmi, hâlâ kendisinin damda yattığını düşündüğünden, yarı uykulu bir sesle der ki:

-Zorla ha zorla Silo, zorla ki dama çıkasın.

TANRI SELAMI

Kangal’ın sonradan görme zenginlerinden olan Mehmet Ağa, alışverişe gelen köylülere başlar zenginliğini anlatmaya:

-İki bin koyunum var, bin beş yüz dönüm arazim var, elli tane tosunum var, diye sıralarken, Pirzo’da yanlarından selam vermeden geçer.

Mehmet Ağa, Pirzo’nun selam vermeden geçmesine bozularak:

-Pirzo, neden selam vermeden geçiyorsun? Selâm, Tanrı selâmıdır, der.

Pirzo’nun zaten cevabı hazırdır:

-Mehmet Ağa, yalanını bölmek istemedim de ondan selam vermedim.

YETER Mİ?

Zerk- Çaltepe köyünden Abdulvahap Çeliker, tarlaya çalışmak için gitmeden önce gelinlerinden azık hazırlamalarını ister. Gelinler de kısa bir müddet sonra azıklarını hazırladıktan sonra sorarlar:

-Apo Paşa, bir kazan dolma köfte, bir çarpım ekmek, bir bakraçta yoğurtlu köfte hazırladık bunlar yeter mi?

Abdulvahap Çeliker de bir tebessümle der ki:

-Bunlar yeter mi kuzu, sanki bülbül besliyorsunuz.

SAĞLAM İŞ

Dağönü-Şako köyünden Hüseyin Sarıtaş’ın civcivleri daima kaybolur. Hanımı da civcivler kaybolmasın diye hepsini iple ayaklarından birbirine bağlar.

Bir ara bir kartal, civcivlerin birini kaptığı gibi uçmaya başlar. Diğer civcivler de bağlı olduğundan peşi sıra dizilirler.

Bunu gören Hüseyin Sarıtaş, hayretle der ki:

-Nasıl da giden kardeşlerinin peşine düşmüşler, ciğer işte.(4)

VEREMEM

Mamaş- Soğukpınar köyünden Ali Palancı’nın kurtçul iri bir Kangal çoban köpeği vardır. Bir komşusu da sürüye göndermek için Kangal çoban köpeğini ister. Ali Palancı, o komşusunu pek sevmediği için köpeğini vermek istemez;  mazeret olarak da şöyle der:

-İtin işi var, veremem.

SELAM

Dağönü-Şako köyünden Hüseyin Sarıtaş, artık yaşlanmıştır. Gözleri az görür bir hâldedir. Bir gün yürüdüğü yolun üstündeki çayırda bir eşek otlanmaktadır.

Karartıyı gören Hüseyin Sarıtaş:

-Selamünaleyküm, der.

Ancak cevap gelmeyince Hüseyin Sarıtaş, kendi kendine söylenmeye başlar:

-Adam olmuş da selam almıyor, eşekoğlu eşek.

ÇIK DIŞARI

Sancakkale köyünü geceleyin silahlı kaçaklar basarlar. Bir evin kapısını zorla açtırırlar. Ev halkı öldürülecekleri korkusuyla tir tir titremektedirler.

Kaçakların dikkatini yerdeki yatak çeker. Birisi yatağın içine gizlenmiş yatmaktadır. Yatan kişiye kaçaklardan birisi yorganın üzerinden silahla dokunarak:

-Çabuk yataktan çık, der.

Yataktan cılız bir ses yükselir:

-Çıkarsam zayiat çok olur ha!

PAYLAŞMAK

Dereköylü Mahmut Karakaş, Adana’da su kanalında çalışırken bir kaza geçirir. Kaza da ayak parmaklarından biri kopar. Bir müddet hastanede yattıktan sonra hava değişimi için Dereköy’e gelir.

Köyde iyileşmesi için ailesi tarafından kendisine sürekli tavuk kesilir. Yine bir gün yemek yerken, evin kedisi yanına gelir ve miyavlamaya başlar.

Mahmut Karakaş da kediye gülerek söylenir:

-Sen de parmağını kopar, birlikte paylaşalım.

HALAY

Zerk-Çaltepe köyünde bir gelini arkadaşları düğününde halaya kaldırmak isterler. Gelin gönülsüz davranır ve halaya girmek istemez. Arkadaşları ısrar edince onları kırmamak adına zoraki halaya katılır.

Halayda ağırlama bölümü bittikten sonra sıra hoplama kısmına geçilince, gelin halaydan çıkar. Arkadaşları geline sorarlar:

-Bacım, neden halaydan çıktın?

Gelin de masum bir ifadeyle cevap verir:

-Yaslıyım da ondan.

PAHALI MI?

Mamaş-Soğukpınar köyünden Hüseyin Güzel, komşu köyden bir eşek satın alır. Köyün çıkışında birisi sorar:

-Hüseyin Emmi, eşeği kaça aldın?

Hüseyin Güzel’de aldığı fiyatı söyleyince, köylü eşeğin fiyatı pahalı bulur.

Hüseyin Güzel de gülerek köylünün kulağına sessizce der ki:

-Ses etme kirvesi, bir de karnında var.

YARDIM OLSUN

Zerk-Çaltepe köyünden Hacı Tatlıcan, buğday satmak için kağnı arabasıyla Sivas’a gider. Buğday pazarında buğdayını sattıktan sonra, köye dönerken kağnısını boş gören bir köylü, ne tarafa gittiğini sorar.

Hacı Tatlıcan da:

-Kangal, Zerk köyüne gidiyorum, der.

Köylü de tekrar sorar:

-Madem boş gidiyorsun benim birkaç eşyam var, onları da götürebilir misin?

Hacı Tatlıcan da, boş gidene kadar yardım olsun, diye kabul eder ve eşyalarını sorar.

Köylü de başlar saymaya:

-Bir tane kilim var vesselam, bir tane soba var vesselam, bir kaç tane de torba var vesselam, bir tane de…

Hacı Tatlıcan da köylünün lafını keserek:

-Ben de bunları götüremem vesselam.

EŞİTLİK

Dağönü-Şako köyünden Hüseyin Sarıtaş, iri yarı, çok güçlü birisidir. Bir gün yonca yüklü kağnısı, bir dereye düşer. Öküzlerden birisi kağnıyı hiç çekmez. Köyden getirdiği öküzleri tek tek koşar, yine de bir sonuç alamaz. En sonunda kendisi kağnıya koşulmaya karar verir.

Öküzlerin çobanına Yusuf Doğan’a tembih eder:
-Allah’ın gönlüne hoş gelsin, öküzü nasıl kulaklarından tutup kağnıya koşuyorsan, beni de öyle kağnıya koşacaksın. Bir modul bana, bir modul da öküze dürteceksin, der.

Yusuf Doğan, modulu önce öküze dürter, lâkin Hüseyin Sarıtaş’a kıyamaz. Hüseyin Sarıtaş, kağnıdan sinirli bir şekilde çıkar ve çobanın ensesine okkalı bir tokat vurur. Sanki gözlerinden ateş çıkar. Tekrar arabaya koşulur. Canı yanan Yusuf Doğan, önce öküze sonra da Hüseyin Sarıtaş’ın ensesine sert bir modul çakar. Ve araba da dereden çıkar.

Hüseyin Sarıtaş, çobana dönerek der ki:

-Ayrım yapmak yok ha!

SEN UYU

Zerk-Çaltepe köyünden Abbas Arı, kışın köy odasında okunan Hazret-i Ali’nin cenk kitaplarını dinler. O anda Hayber Kalesi’nin kapısı Hazret-i Ali tarafından kırılarak kalenin fehtedildiği bölüm okunduğu sırada uykuya dalar. Çok kısa bir müddet sonra uyanan Abbas Arı, hâlen o bölümün okunduğunu düşünerek yüksek sesle Hazret-i Ali’ye hitaben:

-Hây mübarek hây, der.

Orada bulunanlar da Abbas Arı’nın uyukladığının farkına varınca derler ki:

-Abbas Onbaşı, sen rahatına bak, o bölüm okununca biz seni uyandırırız. O zaman tekrar söylersin.

HEPSİ BU

Mamaş-Soğukpınar köyünden Ahmet Saçlı, tarlasında ekin biçerken bir an Kangal’da duruşması olduğunu hatırlar. Hemen işini bırakarak apar topar koşarak Kangal’a gider ve son anda duruşmaya yetişir.

Duruşmada hâkim bakar ki, üzerinde beyaz bir içlik ve altlık, hemen uyarır:

-Böyle gecelikle duruşmaya gelinir mi?

Ahmet Ede de kendinden emin bir tavırla cevap verir:

-Hâkim Bey, ben devamlı bunları giyerim; geceliği de bu gündüzlüğü de bu.

ÇOK UZAK

Zerk-Çaltepe köyünden Yusuf Tatlıcan, köye yaya iki saatlik mesafede “Söğütlü” mevkiinde ki tarlasını herk yapmak için öküzleriyle birlikte yola çıkar.

Yolda karşılaştığı köylüsü Yusuf Güvendir der ki:

-Yusuf Emmi, bu tarlan köye çok uzak; zamanının büyük bir kısmı yolda geçer; emeğine yazık; buradan tarla olmaz.

Yusuf Talıcan da Yusuf Güvendir’in güzün yaya olarak Adana’ya 40 günde çalışmaya gittiğini hatırlatarak der ki:

-Yusuf’um boş ver, Adana’dan da uzak değil ya.

SENİ Mİ YOLLADILAR?

Kangal Ağası, tüm eş ve dostlarını akşam yemeğine davet etmeyi planlar. Yanında çalışanları da daveti bildirmek için evlere gönderir. Mahmut Ağa’ya da davet için de Pirzo’yu görevlendirerek:

– Pirzo, bu akşam yemeğe Mahmut Ağa’yı çağır, der.

Pirzo’da bu tür, işlere pek ilgi duymadığından gönülsüzce gider.

Pirzo, Mahmut Ağa’ya:

-Ağam, bu akşam Kangal Ağasına davetlisiniz, der.

Mahmut Ağa da, Pirzo’nun yüzündeki ifadeden, kızgın olduğunu anlar ve yarenlik olsun diye sorar:

– Pirzo, başka adam bulamadılar da seni mi yolladılar?

Zaten kızgın olan Pirzo da der ki:

-Ağam, diğer adamları adamlara yolladılar, beni de sana yolladılar.

TOPLAYIN

Zerk-Çaltepe köyünden Veli Tekdal, ”Harmanyeri” mevkiindeki tarlasında ekin biçer. Köyden öğle yemeği gelir. Veli Tekdal da çok acıktığı için hemen gelen bulgur pilavını açık yufka ekmeğinin üzerine boşaltır. Birer parça yufka ile üç adet parmağını kullanarak “Kazayağı” denilen lokmalarla bulgur pilavını hızlı hızlı yemeye başlar. Hemen o anda bulgur pilavının üzerini karıncalar kaplar.

Veli Tekdal, karıncalara hiç aldırış etmeden yufka ile lokmaları ağzına götürürken, bir taraftan da karıncalara şöyle seslenir:

-Toplayın kıçlarınızı dar delikten geçeceksiniz.

YÖN

Çağlıcaören-Keçeciler köyünden Hüseyin Çınar, bir gün Zara’ya gitmek üzere yola çıkar. Yolda çok yorulur ve biraz uyumak ister. Uyurken, yönünü şaşırmamak için Zara’ya doğru yatar.

Hüseyin Çınar, uyandığında yattığı yönüne doğru yürümeye devam eder. Uyku esnasında yönünü değiştirmiş olacak ki, kendi köyünün karşısına gelir ve şöyle seslenir:

-Şu Zara’ya bak, tıpkı bizim köy gibi.

YENİ YAZI

1 Kasım 1928 tarihinde Osmanlıcadan yeni Latin harflerine geçildikten sonra, Zerk-Çaltepe köyüne Latin harfleriyle basılmış bir gazete gelir. Köy odasında bu gazete elden ele dolaşarak merakla incelenir. Okur-yazar olanlar yazının şeklini, okur-yazar olmayanlar da, ne olduğunu merak ettiklerinden dikkatle incelerler.

Osmanlıca yazıyı okuyup yazabilen Veli Arı ile Hasan Palancı da daha bir pür dikkatle incelerler.

Hasan Palancı, Veli Arı’ya der ki:

-Veli Ağa, ben bu yeni yazıyı çözdüm; çok da kolay. Çek aşağı, çek yukarı, sonra kuyruğunu kıvır koy ver.

İYİLİK

Dağönü-Şako köyünde bir tek radyo Hüseyin Sarıtaş’da vardır. Her nereye gitse radyoyu yanında götürür.

Bir gün tarlada çalışırken yağmur yağar; Hüseyin Sarıtaş da radyosu da ıslanır. Hemen acelece eve gider. Eşi de evde sobayı yakmıştır. Önce kendini kurutur, radyosunu da sobanın yanına kor ve şöyle söylenir:

-Akşama kadar çalıp söylediler; onlarda biraz ısınsın, der.

Bir süre sonra radyoyu açar ve ses soluk yok, kızgın ifadeyle der ki:

-Bunlara iyilik de yaramıyor.

FARKLI HASTALIK

Zerk-Çaltepe köyünden Veli Arı, hastalanır ve yatakta yatmaktadır. Kızı Elife’nin dikkatini çeker ve babasına sorar:

-Baba, herkes hasta olduğu zaman ekmekten, aştan kesiliyor. Oysa senin iştahın maşallah çok iyi, neden?

Veli Arı da gülerek cevaplar:

-Kızım, benimki yediren ağrı.

AZIK

Bayındır köyünden Mehmet Ali, kendi köyünün hayvanlarına çobanlık yapmaktadır. Her gün bir evden kendisine azık gelir. Mehmet Ali’de daha hayvanları harman yerinde yaylıma çıkarmadan gelen azığını açar ve hemen yemeye başlar. Azığı getiren komşusu sorar:

-Peki, azığını şimdi yedin, akşama ne yapacaksın?

Mehmet Ali’de hemen cevap verir:
-Sırtımda taşıyacağıma, midemde dursun.

GÖZLÜK

Zerk-Çaltepe köyünden Taman Doğan, görme zorluğu yaşadığı için oğulları Cuma ve Abbas tarafından göz doktoruna götürülür. Doktor, önce Taman Doğan’ı muayene eder. Daha sonra gözlük vermek için, merceklerle gözlük numarasını tespit etmeye çalışır. Önce gözüne bir numara mercek takarak karşıdaki harfi gösterir ve sorar:

-Teyze, bu hangi harf?

Taman Arı da:

-A mı desem, b mi desem, der.

Doktor, Taman Arı’nın okuma yazma bilmediğini düşündüğünden, e harfini göstererek bu kez şöyle sorar:

-Teyze, bak bu tırmık. Tırmığın dişleri yukarı mı bakıyor, aşağı mı bakıyor?

Taman Arı, yine aynı söylemle cevap verir:

-Aşağı mı desem, yukarı mı desem, der.

Doktorda son kararını verir:

-Ben de şimdi bu gözlüğü sana versem mi, vermesem mi?

DİL KURSU

Kangal’ın Karabel bölgesi içinde kalan dokuz köyde, anadil olarak Zazaca konuşulur. Bu coğrafyanın tam ortasında olan yalnız bir tek Gençali-Kellah köyü Türkçe konuşur. Zazaca konuşan bu köylüler askere gitmeden önce, Türkçeyi Gençali-Kellah’ta öğrenirler ve öyle askere giderler. Yine Türkçeyi bu köyden öğrenen Dereköylü Mehmet Karakaş, bir gün askere gider. Askerde bir yapı inşaatında çalışırken, çavuşu yukarıdan kendisine:

-Bana oradan 5’e 10 ver; ince lata ver; kalas ver; gibi isteklerine sadece bakmakla yetinir. Sinirlenen çavuş hemen aşağıya inerek Mehmet Karakaş’ı emirlere itaat etmediği için bir güzelce döver.

Mehmet Karakaş da ne istediğini anlamadığını söyleyince, çavuşta yerdeki istediği malzemeyi gösterir. O zaman Mehmet Karakaş da çavuşuna:

-Çavuşum, benim öğrendiğim kadarıyla bunların adı “tahta” der.

Mehmet Karakaş, akşam hemen annesine şöyle bir mektup yazdırır:

-Anne, bizim köyün gençlerine söyle, sakın ola ki Kellah’ın Türkçesine güvenip askere gelmesinler. Çünkü burada bir geçerliliği yok, üstelik de bir sürü de sopa yerler.

NE AĞACI?

Zerk-Çaltepe köyünden Musa Karadağ ile Hamza Şimşir ”Güngörmez” mevkiinden köye yaya olarak gelirlerken, yolda bir çoban deyneği bulurlar. Deyneğin ağacının cinsinin ne olduğunu konusunda, bir türlü anlaşamazlar.

Musa Karadağ, deyneğe ”gürgen” Hamza Şimşir ise ”pelit” der.

Köye gelene kadar bir saatlik yaya yolu, bu tartışma ile geçer.

Köyün girişinde Musa Karadağ, deyneğin ağacının” pelit” olduğuna dair görüşü kabullenir gibi olur, ama fikrinden vazgeçmemek adına son noktayı koyar:

-Pelit olmaya pelit ama yine de gürgen!

BEDDUA

Dereköy’de Mehmet Karakaş’ın çok cesur bir Kangal köpeği vardır. Bir gün koyun sürüsüne bir kurt gelir. Tabi ki Mehmet Karakaş’ın köpeği de kurdun peşine gider. Dereköy’ün bitişiğindeki Gençali-Kellah köyünün arazisinin çıkışına kadar kurdu kovalar. O anda üç-dört kadar kurt, bir araya gelerek köpeği aralarına alırlar ve de boğarlar.

Köpeğin sahibi Elif Karakaş, köpeğin boğulduğunu duyunca başlar beddualar yağdırmaya:

-Ocağın bata kurt, kapın kilitlene kurt, kara kanlar kusasın kurt, diyerek dövünmeye başlar.

Bunları izleyen Mehmet Karakaş da bedduaları biraz abartılı bulmuş olacak ki hanımına söylenir:

-Gız karı, bizim itin bunda hiç mi kabahati yok. İt, senin Kellah’ta ne işin var.

KİME SATTIN?

Zerk-Çaltepe köyünden Balı Tuna, kağnısıyla Sivas’a buğday satmaya gider. Sivas’ta buğday pazarında simsarlardan birisine buğdayını veresiye olarak satar. Kağnısını boş gören köylüsü sorar:

-Balı Paşa, buğdayı kaça verdin?

Balı Tuna da buğdaylarını veresiye sattığını söyleyince, köylüsü de hemen sorar:

-Peki, sen bu adamı nasıl bulacaksın?

Balı Tuna da kendinden bir emin tavırla cevap verir:

-Adamı görsem tanırım, çünkü alnında bir tane çıban vardı.

BENİ YAZ

Zerk-Çaltepe köyünün ”Güngörmez” mevkiinde genç bir kız olan Anakız Karagöllü tek başına ekin biçer. Öğle yemeği sonrası tarlasının altındaki ziya Güzide Ana Düşeği ziyaretine niyazda bulunarak şöyle yalvarır:

-Gurban olduğum, beni de sevdiğime yaz.

Bu yakarış içten ve sesli olmalı ki, biraz ileride ekin biçen ve bu duayı duyan Seyit Bakır, uzaklardan ve kayıptan bir nida ile seslenir:

-Yazdım kızım, yazdım!

POYRAZ

Zerk-Çaltepe köyünden Ali Sarıkaya, bir gün savurmalı harman makinesi satın alır. Harman zamanı o günlerde poyraz rüzgârı çok fazla estiği için, köylülerde harmanlarını para vermemek için yaba ile kendileri savurulurlar.

Ali Sarıkaya da iş yapamayınca kızar ve kendi kendine şöyle söylenir:

-Şu poyrazın estiği deliği bulsam da çulunan hemen kapasam.

YERİ BELLİ

Zerk-Çaltepe köyünden Ahmet Şimşir, tarlasını karasabanla herk yapar. Ertesi gün de tekrar herğe devam edeceği için karabasanın çift demirini tarlanın bir köşesine gömerek saklar. Sabah tarlaya geldiğin de bir hayli aramasına rağmen çift demirini bulamaz.

Bunu fark eden tarla komşuları sorar:

-Ahmet Emmi, nereye gömdüğün yeri bilmiyor musun?

Ahmet Şimşir de kızgın bir ifadeyle söylenir:

-Dün şurada ki kara bulutunun altına gömmüştüm; şimdi ne karabulut var ne de çift demiri var.

RADYO

Zerk-Çaltepe köyünden Kezban Karataş’a damadı Hasan Nurtaş, Hollanda’dan bir radyo getirir.

Radyoyu birkaç gün dinleyen Kezban Karataş, damadına der ki:

-Hasan, ben bu radyoyu beğenmedim, bana komşunun radyosunun aynısından getir, çünkü o güzel türküler söylüyor.

MİLLİ PİYANGO

Zerk-Çaltepe köyünden bir grup köylü, alışveriş yapmak için yaya olarak Kangal’a giderler. O gün yılbaşı arifesi olduğu için şanslarını denemek adına birer millî piyango bileti satın alırlar. Köy dönüşünde yolda bilet sahipleri başlar hayal kurmaya. Köylülerden kimisi tarla alırım; koyun alırım; öküz alırım gibi hayaller kurarlar.

Ali Sarıkaya da kendince daha farklı bir hayal kurarak şöyle der:

-Bana para çıksa bir dam dolusu tütün alırım; önüne de oturur doyasıya içerim.

TEMBİH

Mescit köyünden Beser Ana’nın çok sevdiği biricik torunu Aziz Dede, bir gün arkadaşlarıyla birlikte Balıklı Kaplıca’ya yıkanmaya giderler.

Beser Ana da, torununa tembihte bulunarak der ki:

-Aziz, kendine dikkat et, eğer boğulur gelirsen vallahi seni öldürürüm.

TARTIŞMA

Zerk-Çaltepe köyünde Aşağı Değirmen’de sıra yüzünden Zerklilerle, Davulbazlı köylüler arasında bir tartışma çıkar.

Değirmenin sahibi Hacı Tunç, tartışmayı yatıştırmak için Davulbazlılara hitaben der ki:

-Tartışmayın komşular, yarın değirmeni Davulbaz’a getireceğim.

AĞRI

Zerk-Çaltepe köyünden Kara Veli Tunç, bir gün hastalanarak doktora gider. Doktor da tedavi için iğne yazar. Köyden askerlikte sıhhiye çavuşu olan Haydar Bayrak’ta iğnesini yapar. İğne yapılırken Kara Veli Tunç, sinirli bir şekilde söylenir:

-Seferberlikte Yunan’ın attığı kurşunu yediğimde, canım bu kadar yanmamıştı.

GEÇİM

Malatya’dan gelen Hüseyin Güzel’le Sivas’tan gelen Süleyman Solak, eski Sivas yolu üzerindeki “Çökelek” durağında aynı anda otobüsten inerek karşılaşırlar. İkisi de beraberce Mamaş-Soğukpınar köyüne doğru yaya olarak yola koyulurlar.

Yolda Süleyman Solak, Hüseyin Güzel’in sepetindeki eriklerden birer ikişer çaktırmadan ağzına atar.

Sohbet esnasında Hüseyin Güzel, Süleyman Solak’a hâl hatır ve geçimini sorar. Süleyman Solak’ta aldığı maaşla zar zor geçindiğini söyler.

Hüseyin Güzel de gülerek der ki:

-Hele, erik yiyişinden belli!

NAMAZ

Zerk-Çaltepe köyünden Veli Arı, Kangal’a alışveriş yapmaya gider. Alışverişini bitirdikten sonra kahvehanede Kangallı arkadaşlarıyla iskambil oynarlar. Oyuna öyle kendilerini kaptırırlar ki ezan sesini duyar duymaz hemen oyunu bırakırlar ve Cuma namazını kılmak için camiye koşarlar.

Arkadaşı, Veli Arı’ya caminin girişinde acelece sorar:

-Veli Ağa, abdest almış mıydın?

Veli Arı da acelece cevaplar:

-Bu seferlikte böyle olsun.(2)

 

KAYNAKÇA

  1. CILGA, Hüseyin, Kangal Fıkraları 1, Kangal Mozaik Dergisi, Sayı 4, İstanbul, 2014, s.61.
  2. ———–,Kangal Fıkraları 2, Kangal Mozaik Dergisi, Sayı 6, İstanbul, 2015, s. 32.
  3. ———–,Kangal’da Mizah, Kangal Mozaik Gazetesi, Sayı 4, İstanbul, 2006, s 6.
  4. DÜZENLİ, Hüseyin, Karabel’in Tarihi ve Kanlı Aşireti II, Yazıt Yayınları, İstanbul, 2007, s.94.
  5. ————–, Karabel’in Tarihi III ve Yayla Şenliği, Kay-Kef Yayınları, İstanbul, 2007, s. 32.
  6. KAYA, Doğan, Türk Dünyası Ansiklopedik Türk Halk Edebiyatı Kavramları ve Terimleri Sözlüğü, Akçağ Yayınları, Ankara, 2014, s. 340.
  7. ZELYUT, Rıza, Alevî Bektaşîlerde Mizah, Anadolu Kültürü Yayınları, İstanbul, 1999, s. 10.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir