Anadolu’nun her köşesinde yatır, türbe, ziyaret, ocak, düşek ve şifalı pınar gibi halkımızın saygı duyduğu birçok kutsal mekânlar vardır. Kangal’da da hemen hemen her köyde bir veya birkaç kutsal mekân bulunmaktadır. Bu kutsal mekânların içinde en önemli bir yere sahip olan ‘’yatır’’ diye tabir edilen türbe ve ziyaretlerdir.
Bugün hala Anadolu’da varlığını sürdüren evliya, dede, baba inanışlarının kökenini atalar kültüne bağlamak mümkündür. Atalar kültü, eski Türklerden bize intikal eden Gök- Tanrı inancının bir uzantısıdır (Kafesoğlu, 1998: 306). Kült, yüce ve kutsal olarak bilinen varlıklara karşı gösterilen saygı ve tapınmadır (Tezcan, 1996: 120). Atalar kültü, ataların ruhuna saygı gösterme kültüdür. Bu daha ziyade eren ve evliya ziyaretlerinde görülür (Kaya, 2012: 35). Bazı durumlarda atalar kültü ile su kültü tepe kültü ve taş kültü birleşir (Artun, 2002: 37-40).
Ziyaretlerde yatan evliya, halkın gönlünde veli olarak kabul görmüştür. Veli, benliğini tanrıda yok etmek suretiyle bir takım üstün vasıflar kazanarak büyük insan manasını almıştır (Ocak, 2010: 1). Veli kabirleri veya makamları, halkın daima saygı duyduğu, ziyaret ettiği, orada bulunan zatın ruhaniyetlerinden istifade ettiği yerler olmuştur. İnsanlar, yatırları dileklerinin Allah tarafından kabul edilmesi ve çeşitli hastalıklardan kurtulmak maksadıyla ziyaret ederler. Bir kısım ziyaretlerde halk hekimliğinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Özellikle ruh ve sinir hastalıkları burada tedavi edilmeye çalışılır. Yatırlar o yörenin bir bakıma manevi bekçileridir. Halk o yöredeki evliyaların, insanları doğal afetlerden salgın hastalıklardan korunduğuna inanmaktadır. Ziyaret yerlerinde yapılan toplu törenler köylülerin birbiriyle kaynaşmasını sağlar. Ziyaretlerle ilgili yüzlerce menkıbe ve efsane ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle de milletin kültürel kimliğinin bir parçası olmuştur (Kaya, 2012: 27). Kangal’da da yatırlarla ilgili anlattığımız inançlar varlığını canlı bir şekilde korumaktadır.
Birçok yatır yüksek tepelerde inşa edilmiştir. Dağlar ve tepeler, tarihin bilinen en eski dönemlerinden beri, yüksekleriyle gökyüzüne yakınlıkları dolayısıyla insan gözünde ululuk, yücelik ve ilahilik sembolü kabul edilmiştir(Ocak,1983: 70). Bu yatırların yanında mutlaka bulunan ağaçlar kutsal sayılır. Ağaç, daima hayatın ve ebediliğinin timsali olarak benimsenmiştir (Artun, 2002: 31). Yatırların çoğunun yanında birde doğal kaynak pınar vardır. Su, Türk kültüründe bolluk, bereket, hayat ve mutluluk geleceğine sembolize eder (Kaya, 2012: 35). Ziyaretçiler bu sudan içerler, evlerine bir miktar götürüp banyo suyuna katarak kendilerine şifa getirileceğine inanılır. Sonuç olarak kutsal mekânlar çevresinde bir yığın inanç ve kültür değeri oluşmuştur. Bu ritüellerin birçoğu İslam’la çelişiyor gibi görünse de temelinde eski Türk kültürünün birçok izlerini taşır. Toplumlar, tarihte eski dinlerini değiştirip yeni bir dine geçtikleri zaman, eski inanışların izlerini tamamen bir gecede silip atmamışlardır. Yaşamları ile çelişen inançları kabul etmemişlerdir (Gümüşoğlu, 2004: 51). Kutsal mekânlarımızın varlığı, yüzyıllardan beri günümüze kadar halkımızın gönlünde hep yaşaya gelmiştir. Bu süreç içinde de toplumun inanç ritüellerinin uygulandığı bir alan olmuştur. Bu ritüellerin yapılması da toplumun kaynaşmasını sağlamıştır. Dün olduğu gibi bugünde bu misyonlarını devam ettirmektedir. Bu vesileyle kutsal mekânlarda yatan veliler, yaşadıkları çağa ve günümüze de katkıda bulunmaktadır.
HACI BEKTAŞ VELİ
Hacı Bektaş Veli’ye ait olduğu söylenen mezar Bektaş köyündedir. Mezar köy caminin güneyindedir. Mezarın başucunda bir taş bulunmaktadır (Kaya, 2012: 333). Bektaş köyü adını da Hacı Bektaş Veli’ye izafeten almıştır (Mozaik, 2012: 53).
Bilindiği üzere Hacı Bektaş Veli’nin mezarı Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesindedir. Bu köyde olan mezarın Hacı Bektaş Veli’nin makamı olma ihtimali vardır (Özen, 2001: 157).
Bektaş köyü halkının anlattığı menkıbeye göre Hacı Bektaş bu köyde çobanlık yapmış. Hacı Bektaş Veli, Bektaş köyünün ineklerini güdermiş. Sığırların içinde dul bir kadının da ineği varmış. Bu ineğin sütü her gün azalmaya başlamış. Bu duruma tahammül edemeyen kadın, ineği her akşam sağarken sütü olmadığı için dövermiş. Olacak bu ya, kadının ineği bir gün eve gelmemiş. Kadın, Hacı Bektaş’ın evine giderek “Sen nasıl çobansın, hem ineğimi sağıyorsun, hem de kaybediyorsun. Eğer ineğimi bulamazsan ben sana yapacağımı bilirim.” demiş. Hemen ineği aramaya çıkan çoban ineği otlarken bulmuş. İnekle konuşmaya başlamış. “ey inek, niçin eve gitmedin? Neden burada otluyorsun? Niçin bana hakaret ettirdin?” demiş. İnek de dile gelerek “ Ey çoban, sen bir defa azar işittin, ben bu hakareti her gün duyuyorum. Üstelik de dayak yiyorum. Benim yüzümden bu gün sana da laf gelmesin düşüncesiyle, sütümün olması için biraz daha otlamak gereğini duydum.” demiş. İnekle Hacı Bektaş arasında geçen bu konuşmayı, civardan geçenler duymuşlar. Şaşkınlıklarını gizlemeyerek “Allah Allah, ne günlere kaldık, demek ki adam kafayı üşüttü, inekle konuşuyor. Kısa zamanda bu olay tüm köylülerce duyulur. Çocuklar da Hacı Bektaş’ı taşlayarak köyden uzaklaşmasını sağlarlar. Kendisini savunmaya bile geçemeyen Hacı Bektaş köyden ayrılmaya mecbur kalır ve şu şekilde veda eder: “Köyünüz yokluk görmesin ama ölülerinizin de sağ tarafı kara olsun.” der. O günden bu güne kadar Bektaş köylülerinin ölülerinin sağ tarafında kara bir leke oluşmaktadır. Bir başka söylencede ise; Hacı Bektaş’ın bu inekle konuşması tüm köyde duyulunca “ Benim sırrım dışarı çıktı, artık ben bu köyde duramam” diyerek köyden ayrılır (Doymuş, 1999: 154).
Bu menkıbenin bir benzerine Hacı Bektaş Veli’nin Velâyetname’sinde geçer. Hacı Bektaş Veli, Kara Fakıh adında bir imama “Yanı kara olası” der. Kara Fakıh’ın soyundan gelenler başka ne türlü hastalığa yakalansa asla ölmezler. Yalnız ölecekleri zaman yanları kararırlar ve o şekilde ölürler (Gümüşoğlu, Duran, 2010:139).
Aşıkpaşazade tarihinde, Hacı Bektaş Veli Horasan’dan kalktı, kardeşi Menteş ile birlikte Sivas’a geldiler (Refik, 1933: 45). Gerek Bektaş köyünde anlatılan menkıbe ile Hacı Bektaş Veli Velâyetname’sinde ki “Yanıkara motifinin” aynı oluşu ve Aşıkpaşazade tarihinde de Hacı Bektaş Veli’nin Sivas’a geldiği bilgileri bize Bektaş köyündeki mezarın Hacı Bektaş Veli’nin bir makamı olma ihtimalini doğrular niteliktedir.
SAMUT BABA TÜRBESİ
Samut Baba türbesi, Kangal’a 12 kilometre uzaklıktaki Tekke köyündedir. Adını da bu türbeden almıştır. Türbe köyün üst kısmındaki yamacın üzerine yapılmıştır. Kesme taşlarla altıgen şeklinde örülü ve üzeride piramit külah biçimindedir. Mimari yapısı kümbet tarzındadır.
Türbenin giriş taç kapı üzerinde bir mermer kitabe de bulunmaktadır. Bu kitabeler Samut Baba’nın vefat tarihi 1573 olarak yazılıdır. Girişin sol duvar üzerine “Hatayi” denilen Türkistan’dan kaynaklanmış gül motifi bulunmaktadır.
Türbenin içindeki lahit sanduka semboliktir. Asıl mezar türbenin alt kısmındaki cenaze odasına defnedilmiştir. Sandukanın üzeri yeşil kumaşla örtülüdür. Yanında da 12 İmamları simgeleyen 12 dilimli dut ağacından yapılmış tokmak vardır. Bir dilimi boştur. Hz. İmam Mehdi’yi simgeler. Sandukanın ayak kısmında 30×40 çapında küçük bir kuyucuk vardır. İçinde de cevher denilen killi toprak bulunur.
Halk arasında Samut Baba’nın bir evliya olduğu görüşü hakimdir. Samut Baba’nın evliya kimliğinin yanında Hakk aşıklığı da vardır. Tekke şairi olarak bilinmektedir. Ayrıca Samut Ocağı’nın da Pir’idir.
Bu konuda şu menkıbeler anlatılmaktadır. Hacı Bektaş Veli dervişlerine icazet vermek istemiş. Samut Baba’da “Ben de istiyorum” deyince, Hacı Bektaş Veli de “Sen samut ol bakalım. Kime vereceğimi ben bilirim.” demiş. Ocakta yanan bir köseveyi fırlatıp atar. “Git nereye düşer ve orada yeşerirse, tekkeni aç ve halkı irşada başla” der. Samut Baba da, Hacı Bektaşı Veli’nin attığı köseveyi Tekke köyünde bulur ve dergâhını burada açar.
Bir diğer anlatımda ise Sultan IV. Murat Bağdat seferine giderken yolu Tekke köyüne uğrar. Samut Baba da keramet göstererek küçük bir kazanla pilav pişirerek tüm askerlerini doyurur ve padişaha bir ibrik armağan eder. Sultan IV. Murat, sefer için Bağdat’a geldiğinde, akşam ibriğin üzerindeki şu yazıyı okur: “Akşamın işini, sabaha bırakma.” Bu yazıdan etkilenen padişah IV. Murat, ordularına sabahı beklemeden hücum emri verir ve Bağdat’ı zapt eder. Dönüşte Tekke köyüne uğrar ve Hakk’a yürümüş olan Samut Baba’nın türbesini yaptırır.
Yöre halkı Samut Baba türbesini şu sebeple ziyaret eder. Türbeyi ziyarete gelenler önce eşiğe niyaz olurlar ve üzerine basmadan içeri girer ve dualarını okuyarak ziyaret ederler. Ziyaretçilerin sırtlarına Samut Baba’nın 12 dilimli tokmağını “Allah, Muhammet, Ya Ali” diyerek üç kez hafif bir şekilde sıvazlanarak vurulur. Sandukanın ayakucundaki kuyucuktaki cöher toprağı lokma niyetine yenilir. Sandukanın üzerindeki yeşil örtüden bir parça kesilerek üzerlerinde uğur getirsin diye taşınır. Türbenin yanında ve 50 metre ilerdeki dut ağacına dilek için bez bağlanır. Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece mum yakılır. Yağmurun yağmadığı ilkbahar aylarında dede önderliğinde dua edilir. Oradakilerden birisini karga tulumba türbenin altındaki havuza atarak ıslansın da yağmur yağsın diye. Yeni evlenen çiftler düğünlerinin son gününde mutluluk ve sağlık temennisiyle türbede dua ederler. İstekleri gerçekleşenler, askerden dönenler, hastalıktan kurtulanlar topluca kurban keserek, o kurban herkes tarafından yenilir (Cılga, 2006: 30).
TEK KAVAK ÇEŞMESİ
Tek Kavak Çeşmesi Tekke köyünün girişindedir. Bu çeşmenin oluşumu ile ilgili söylenceyi Elife Cılga söyle anlatır: “IV. Murat Bağdat Seferine giderken Tekke köyüne uğrar. Atını bağlamak için çayıra çaktığı kazık, zamanla filizlenir ve ulu bir kavak ağacı olur. Bulunduğu yerden de kaynak su çıkar ve çeşme yapılır. Bu ağacın çapı takriben üç kulaca kadar ulaşır. 1940’lı yıllarda bu ağaç yaşlılıktan dolayı Samut Baba Türbesine doğru inleyerek devrilir. Hatta Zerk–Çaltepe ve Tekke köylüleri, Karatepe ve Güngörmez mevkiinde ekin biçerken bu inlemeyi duyduklarını anlatmışlardır. Ulu kavak ağacının türbe yönüne devrilmesi, köylüler tarafından ‘Türbeye niyaz’ olarak yorumlanır. Hiç kimse bu kavak ağacını uğursuzluk getirir düşüncesiyle evinde yakmak istemez. Yalnız Samut Baba türbesinde kesilen kurbanların pişirilmesinde yakılır.”
2006 yılında Samut Baba Türbesi yenileme sırasında mescidin taşlarıyla yeniden köylüler tarafından onarılır. Köy halkı bu çeşmeye saygı göstererek, Cuma akşamları mum yakarlar.
İBO BABA DÜŞEĞİ
İbo Baba düşeği, Kangal’a 8 km mesafedeki Zerk-Çaltepe köyündedir. Malatya, Yazıhan ilçesinden Hacı Bektaş Veli dergâhına ziyarete gitmekte olan İbo Baba (Gündoğdu,1991: 40) bu köyden geçerken, yolda birden bağırarak “O dervişi Hasbahçe’ye gömmeyin. Çünkü o, orayı hak etmiyor.’’ der. Sonradan anlaşır ki, o anda dergahda görev yapan dervişlerden birisi vefat etmiştir. Defin için hasbahçeye hazırlıkların yapıldığı sırada bu olay İbo Baba’ya ayan olmuştur.
Zerk-Çaltepe köyünün halkı da, İbo Baba’ya olan saygılarından dolayı, seslendiği yerde küçük bir taş yığını yaparak “İbo Baba Düşeği” haline getirirler. Yoldan her geçenler bu düşekten bir taş alarak niyaz olur ve İbo Baba’nın ruhuna Fatiha okurlar.
AL OCAĞI
Al Ocağı, Zerk-Çaltepe köyünde Narinoğulları’nın evidir. Alkarısı, yeni doğan çocukların ciğerini yiyen bir cin olduğuna inanılır. Şaman kaynaklı bir inanç olmakla birlikte, Anadolu’nun tüm bölgelerinde olduğu gibi Kangal’da da yaygın bir şekilde “Albastı” olarak adlandırılır. Alkarısı, uzun boylu, parmakları, kolları ve memeleri uzun olarak tasvir edilir. Görüntü olarak, simasının istediği kişinin şekline büründüğü söylenir. Alkarısı’nın yakalama biçimi, çalıştırılması, serbest kaldığı zaman ki görünümü, Anadolu’nun tüm bölgelerinde birbirine yakın anlatımlar içerir.
Bu ocaktan Kaya Durgun’un anlatımları söyledir; “Dedemler kayıptan, ağlayan bir çocuk sesi duyarlar. Beraberinde de aralarına geçen bir konuşmada ‘Ağlamayın şimdi size ciğer getireceğim. Yemeklerinde kıl olur, içlerine girer ciğerini alırım.’ diye duyunca o an evde loğusa olan hanımı aklına gelir. Koşarak eve geldiğinde haşıl yemeğinin içinde uzunca bir kıl görür. Hemen onu yemekten çıkararak bir iğneye dolar. Daha sonra o kıl Alkarısı şekline bürünür. Alkarısı, artık evin tutsağıdır. Evin tüm işleri ona yaptırılır. Yaptığı işler bereketli olur. Ekmek pişirince dağlar gibi yığılır, hamurdan bir parça böler teknenin içine atınca ekmek bitermiş. Tüm işleri ne söylersen tersini yaparmış. Tam yedi yıl çalıştırmışlar. Bu yılın sonunda çayın kenarındaki oynayan çocuklara yakasındaki iğneyi çıkarmalarını söylermiş. Çocuklar da iğneyi çıkarınca, oradaki göle atlamış. Göl o an kıpkızıl kan olmuş. Diğer arkadaşları onu yakalandığı için hemen boğmuşlar.
Alkarısı evden çıkarken ‘Kabınız hiç kalay tutmaya’ diye beddua etmiş. O yüzden olsa gerek kabımız asla kalay tutmaz. Daha sonraları bizim evde bir loğusa olduğu zaman, Alkarısı pencereden içeriye ‘Tövbeliyim onun için giremiyorum’ dermiş.
O günden sonra köyde loğusa olduğu zaman, evimizden genellikle bir başörtüsü veya herhangi bir eşya götürürler, loğusa hastanın yatağına koyarlar. Ondan dolayı Alkarısı o eve hiç gelmez.”
SULTAN MELEK ZİYARETİ
Sultan Melek ziyareti, 2599 metre yükseklikteki Yılanlı Dağı’nın en uç tepesinde ve taş yığını şeklindedir (Baran, 2011: 24,185), (Çiltaş, 2000: 33). Yılanlı Dağı’nın eteklerindeki Dağönü-Şako, Gençali-Kellah ve Dereköy halkı tarafından bu ziyaret kutsal sayılmaktadır. Bu ziyarette mezar olmasıyla ilgili hiçbir söylenti bulunmamaktadır. Zaten normalde bile zor çıkılan bu dağa, kaldı ki cenazeyi çıkarmak olası değildir. Yılanlı Dağı’nın ululuğuna binaen bu makam yöre halkı tarafından oluşturulmuştur.
Çevre köylülerce de belirli günlerde Yılanlı Dağı’nın zirvesinde ışık yandığı hep anlatılmaktadır. Sultan Melek adı da bu anlatımlardan dolayı konmuş olma ihtimali vardır.
Sultan Melek ziyareti diğer ziyaretler gibi bulunduğu yer konumundan dolayı halk tarafından topluca ziyaret edilme olanağı yoktur. Böylelikle adak adama, kurban kesme gibi ritüeller de uygulanamamaktadır. Yalnızca halkın gönlünde bir kutsal mekân olarak kabul edilmektedir.
KIZLAR TEPESİ
Kızlar tepesi, Soğukpınar-Mamaş köyünün kuzeyindedir. Bu köyden Hasan Soğuk’un anlatımları: “Senem Palancı adındaki bir kadın rüyasında Kızlar Tepesi’nden bir kızın kendisine ‘Neden hep Fehlan Baba’ya ziyarete gidiyorsunuz da bana gelmiyorsunuz? Bir horoz alıp bana da adak adayın’ diye söylediğini anlatır. Köylüler de topluca bir horoz alarak o tepede adak olarak keserler. Köye dönerlerken yolda şiddetli bir yağmur yağar. Bu rahmetin ziyaret tarafından gerçekleştiğine inanılır. Bundan sonra Kızlar Tepesi’nin ziyaretçileri eksik olmaz. Evlenecek geç kızlar bu tepeye mutlu bir evlilik temennisiyle ziyaret ederler.”
Bir diğer anlatılan efsaneye göre “o yörede bir adamın yedi tane kızı varmış. Hiç erkek çocuğu olmamış. Yaz gelince adam, eşi ve yedi kızıyla yaylaya çıkarmış. Gel zaman, git zaman kızlar evlenme çağına gelmişler. Adam ne zaman yaylaya çıksa, gelinlik kızlardan birisi evlenirmiş. Bu böyle sürüp gitmiş. Adamın en son küçük kızı kalmış.
Yaz yine gelip yaylaya çıkma vakti gelince adam, bu kızının da evleneceği korkusuna kapılıp, o yaz kızını yaylaya çıkarmamış. Koyunları yayma işini her zaman kızı yaparmış. Ancak bu sefer bu işi adam karısına vermiş.
Bir rivayete göre koyunlar yayladan dönmüş ve kızı da tekrar yaylaya gelmişler. Bu arada kız yaylada genç bir çobanla evlenmiş.
Bu sebepten dolayı o yaylaya “Yedi kızlar tepesi” denilmiş. O kızlar öldükten sonra da o tepeye gömmüşler.”Evlenecek çağa gelen kızlar da o yaylaya gider ve yayladaki küçük tepeye dilek dilerler (Özen, 2001:168).
ARABOĞLU ZİYARETİ
Araboğlu ziyareti, Mescit köyünün üzerindeki mezarlığın içindedir. Aynı zamanda bu köyü de kuran Şeyh Süleyman ve kardeşi Veyis’in Hakk’a yürümelerinden sonra, yan yana yapılan mezarları ziyaret haline dönüşmüştür.
Mescit köyünden, aynı zamanda da bu yatırdaki kardeşlerin torunlarından olan Süleyman Metin’in anlatımları şöyledir: “Şeyh Süleyman’la kardeşi Veyis Tunceli’nin Mazgirt ilçesinin Muhado köyünden önce Kelkit’e, oradan Zara’ya, oradan da Kangal’a gelirler. Kangal ağalarından, aynı zamanda da yaylalık olarak kullandıkları araziyi satın alarak Mescit köyünü kurarlar. Baba Mansur Ocağı’ndan olan bu dedeler, Alevilik- Bektaşilik felsefesinin temeli olan ‘Dört Kapı, Kırk Makam’ın Hakikat Kapısı’nın şartlarını uygulamaya koyulurlar. Kangal’daki kadıya ‘Devlet-i Âliye’ye karşı bir devlet kurmaya kalkışıyorlar. Tarlalarındaki sınırı bile kaldırıyorlar’ diye şikâyet edilir. Kadı da tutuklama emri verir ve köye asker gönderir. Askerler, Şeyh Süleyman ve kardeşi Veyis’e kelepçe vuramazlar. Her seferinde kelepçenin kilidi tutmaz. Kangal’a geldiklerinde kadı kızar, neden kelepçe vurmadıklarını sorar. Askerler de kelepçenin kilidinin tutmadığını söylerler. Bu kez de kadı dener, fakat o da tutturamaz. Hemen bu iki kardeş hapse atılır. O gün Temmuz ayı olmasına rağmen, çok kuvvetli bir dolu yağar. Kangal Ağası bu iki kardeşi ziyarete gelir. Yine hücrenin kapısı açıktır. Arkalarında siyah başlıklı bir Arap durmaktadır. Bu olayın duyulmasından sonra, halk bu iki kardeşin bu Arap tarafından korunduğuna inanır ve iki kardeş ‘Araboğlu’ ismiyle anılır. Sivas’taki idamla yargılanma sonucunda, Kayseri’nin, Sarız İlçesi’nin Küçük Söbeçimen köyüne yedi yıllığına sürgüne gönderilir.”
Yedi yıl sonra sürgünden dönen Şeyh Süleyman ve kardeşi Veyis’e tüm çevre köylüleri ve bu ocağa mensup talipleri tarafından yaşanan olaylardan dolayı saygı ve sevgileri daha da artar. Hakk’a yürüdükten sonra mezarları ziyarete dönüşür. İki kardeşin vasiyeti üzerine diğer köylülerinki gibi sade ve taştan yapılmış mezarlardır. Ziyaretçiler bu mezarları ziyaret ederek kurban keserler ve dileklerinin gerçekleşmesi için dua ederler. FEHLAN BABA
Fehlan Baba türbesi, Kangal merkeze bağlı Örencik-Halburveran köyünün, 15 kilometre doğusundaki Fehlan dağının tepesindedir (Özen, 2001:157). Türbenin etrafında Fehlan Baba’nın askerleri olduğuna inanılan 100-150 kadar taş vardır (Kaya, 2012:331). Türbenin 1840’lı yıllarda Divriği müftüsü Ziya Bey’in önderliğinde bölge insanı tarafından yapıldığı rivayet edilmektedir. Dikdörtgen şeklinde olan türbe, kesme taşlardan ve Horasan harcı kullanılarak yapılmıştır. Çatısı ahşaptır. İçerisindeki mezar taşlarla yapılmıştır. Burada yatan zatın nereden, ne zaman geldiği ve hangi tarihte vefat ettiği bilinmemektedir. Hacı Bektaş Veli’nin müridi olduğuna dair söylentiler yaygındır.
Örencik ve çevre köylülerin Fehlan Baba’yı ziyaret etme amaçlarını şu şekilde sıralanabilir: Çocuğu olmayan, çocuğu yaşamayan kadınlar ile sütü az olan lohusa kadınlar Fehlan Baba’ya gelirler. Orada mum yakıp çaput bağlarlar. Sonra mezarın toprağından bir miktar alarak geri dönerler. Alınan toprak, çevredeki farklı yedi ziyaret yerinden alınan toprağa katılır. Bu toprağın karıştırıldığı su ile 3 ile 21 gün arasında sessiz bir ortamda banyo yapılır.
İlkbahar aylarında civar köylüler Fehlan Baba’ya gelerek dua ve niyazda bulunduktan sonra kurban keserler. Bu ziyaretin asıl amacı bölgenin ekili arazilerinin yangın ve haşarat gibi tabiat afetlerinden korunmasıdır. Havalar kurak gittiği zaman yağmur yağması için topluca Fehlan Baba’ya çıkılır. Dua ve niyazlar yapıldıktan sonra kurbanlar kesilir (Doymuş, 1999: 139).
ETYEMEZ BABA
Etyemez Baba’nın mezarı, Etyemez köyünün mezarlığındadır. Bu mezar demirden yapılıp üzerine ismi yazdırılmıştır.
Horasan erenlerinden olduğuna inanılan Etyemez Baba’nın nerede doğup ne zaman öldüğü hakkında hiçbir bilgi yoktur. Anlatıldığına göre asıl adı Etyemez olmayıp bu isim ona daha sonra verilmiştir. Sağlığında, ipek yolundan geçen kervan yolcularına sürekli et ikram edip, kendisi yemediği için bu sıfatla anılır olmuştur (Kaya, 2012:331). Köylülere göre, Etyemez Baba, Kıbrıs ve Kore savaşlarında Etyemez dağının tepesinden düşmana karşı sürekli top gülleleri atarmış. Bu zatın himmetinden dolayı, Etyemez köyü hiçbir zaman ekonomik sıkıntı çekmemiş ve tabii afet görmemiştir. Köylüler Etyemez Baba’nın köyün bekçisi olduğuna, onun manevî korumasını ve duasını her zaman üzerlerinde hissettiklerini, perşembe akşamları ise kabrinin üzerine nur yağdığını bildirmektedirler. Kötü rüya görenler, evlenmek isteyip de evlenemeyenler veya herhangi bir kaza geçirenler Etyemez Baba’nın mezarına giderek ondan yardım isterler. Nazardan korunmak için, babanın mezarından alınan toprak muska şekline getirilerek evin ve ahırın giriş kapısının üzerine asılır. Ayrıca diğer ziyaret yerlerine gidildiği gibi, yağmur duası için de Etyemez Baba’ya toplu olarak çıkılıp dua ve niyazda bulunulur (Doymuş, 1999:155).
3 Comments
detaylı bir araştırma kalemine saglık hasandede kangal sogukpınar KOÇAK
mamaş köyünün birde zerk,köyü ve davulbaz köyünü baglayan ky yolu üzerinde mamaş köyüne 100 metrede tamog ana düşegi ve köyün içinde şükrünün düşegi mevcuttur istenilen bilgi ve belgeye ulaşılabilir saygılar Hasan Koçak Seyit ali Sultan Kızldeli ocagı dedesi aşkı muhabbetle
Güzel bir çalışma olmuş. Elinize ve emeğinize sağlık.